Қидириш

Энг кўп ўқилган саҳифалар

Кутубхона

Facebook

Heykeller adasi (öykü)

İlk Sefer

Pasifik okyanusu yavaş dalgalanıyor. Sonsuz mesafeler derinliklerine bir sır saklıyormuş gibi uzanmış: aynı zamanda hem yanına çağırıyor, hem kendinden uzaklaştırıyordu. Şimdi ise kayıktan kalkıp baktığınız zaman okyanusun kalın beyazımsı sisle kaplı olması nedeniyle sadece burnunuzun dibini görebilirsiniz: iki adım ileride ne var, keşke görebilseniz!..

Tekne balıklarla dolu olsa da, balıkçılar ağlarını tekrar suya bırakmış halde donakalmışlardı. Düştükleri halleriyle ellerinden beklemekten başka bir şey gelmiyordu. Tek yapabilecekleri şey beklemekse, başka ne yapacaklar ki? Tabii ki bekleyecekler. “Ama, Kimi, Neyi bekleyecekler?” – diye mi soruyorsunuz? Güneşi!.. tabii. Çünkü o Güneş dediğinizin kalın sis perdesini sökerek balıkçılara yol göstermesi gerekiyor. Yoksa yollarını kaybederek, adanın düşman işgali altında olan tarafından girerlerse, hallerine hele ki maymunlar, teknede çırpınarak can atan şu balıklar bile kuyruklarını oynatarak gülecekleri kesin. Aslında, gülmek, hatta daha fazlası – bunların hakkı. Çünkü canları yanmasından o kadar acı çekiyorlar ki… Bu zavallı canlılara acı çektiren teknedeki insanlardan başka birisi değil. Maymunlar mı?.. …Oh-hoo, onlar çok uzakta – ta adanın göbeğinde: kayıkta olup bitenlerden onlar daha habersizler. Ayrıca, durup dururken neden gülsünler ki?.. Давоми

Bir Kase Su

Bir Kase Su

(rüya-öykü)

Bana bir görev verilmişti.

Ama neden başkasına değil de, bana? – bilmiyorum. Bu görevi bana kim ve  nasıl verdi, bunu da pek hatırlamıyorum. Aklımda kalan tek şey – çift atlı, üzerine bir şeyler yüklü arabayı akşam inmeden menzile ulaştırmalıydım. Neden akşam inmeden? Bu da benim kafamı kurcalayan bir soruydu… Üstüne üstlük, yola çıkarken “Yolda oyalanmadan yükü belirlenen menzile sapasağlam götürmelisin” demişlerdi. Sanki bir bulmacaydı bu!

Tövbe, tövbe, meraktan ölüyordum. O kadar araç varken, neden eski harap, aşınmış bir araba? Peki ya üstündeki şu yük?.. Üstü tuhaf kumaşla örtülmüş, sonra iplerle sıkıca sarılmış yük?.. Evet, bu kadarı yeter. Fazlasını istesem bile anlatamam.

Şimdi Doğudan baş kaldırmış güneşin ışıkları gencecik vücuduma dokunuyor, tenime hafif ılıklık veriyordu. Atlar ritimli şekilde koşmaktaydı. Bazen yularlarını birazcık çekmiş gibi oluyorum ki, bu kadarı akıllı hayvanlar için yeterli oluyor – hızları kesilmiyor. Acaba, bir hayvan bu kadar anlayışlı olabilir mi? – diye konuşuyorum kendi kendime. Sanki her şeyi biliyorlar, bana verilen görevden bile haberleri varmış gibi davranıyorlardı. Tövbe, tövbe…

Böylece yola devam ederken yüksek sesle türkü söylemeye başlıyorum. Kendimi fazla yormamam gerektiği düşüncesiyle bilip bilmediğim türküleri hatırlayarak yavaş mırıldanmaya geçiyorum. Sonra mırıldanmaya da ara verip etrafa bakınarak oyalanmaya çalışıyorum. Ufuklara dayanan ovalar duygularımı uyandırıyor. İçimde yaşam coşkusu cümbüşe geliyor, enerjim vücuduma sığmadan etrafı titretircesine aykırıyorum – Uuu-luuu-uuu! Saniyeler geçmeden etraftan yankı geliyor: Guuu-luuu-uuu!!![1] Birden bire irkiliyorum.  İçim sanki donakalıyor. Temmuzun sıcağında alnımdan buz gibi ter kalkıyor. Necat istiyormuş gibi etrafa bakınıyorum. Tamam, canım artık bağırmak istemiyor… Biraz yola devam edince önümdeki uzun yol, birbirine benzeyen manzara ve etrafımı saran sessizlikten canım sıkılmaya başlıyor…

Bu arada ğüneş yayılarak alemi kucağına alıyor. O an bir şey beni rahatsız etmeye başlıyor. Evet, susadığımı hissediyorum. Su aramaya başlıyorum: yolun iki tarafına göz gezdirerek bir pınar ya da çeşme arıyorum. Keşke buralarda böyle bir şey olsa! Gidiyorum, gidiyorum, yolun sonu görünmüyor. Herhalde bana öyle geliyor. Bunun nedenini de susuzluk olduğunu anlıyorum. Aslında o kadar uzun yol  geçtiğim falan yok. E-e, işte, olsun, önemli değil. Şimdi bu mesele değil, önemlisi su bulmak, Mühim olan su bulma düşüncesi. Keşke o an bu uçsuz bucaksız çöllerde bir tertemiz su dolusu kuyuya rastlasam da, doya doya içerek susuzluğumu gidersem. Bir kase bile su olsa, razıyım. Evet bir kase su uğruna canımı bile verirdim o an…

Güneşin dik gelmesine daha biraz vakit var. Etrafa bakınıyorum. Gök yüzündeki parçalı bulutların ileriye doğru hareket etmesi atların hareketine uygun gibiydi. Sanki atları sıcak havadan koruyormuş gibi üstlerine gölge oluşturuyordu gökyüzündeki bulutlar. Biraz ileride iki üç tane kuş acayıp cıvıltılar yaparak uçuşuyordu. Evet, şimdi hatırladım: bu kuşlar seferimin ilk dakikalarından beri bana eşlik ediyordu. Hayret bir şey!.. Bir anda kalbimde bir coşku uyanıverdi. Zira evren: yer yüzünde toprak, yollar, hörgüç hörgüç yaslanan kum tepecikleri, gökyüzündeyse beyaz bulutlar ve uçuşan kuşlar… hepsi beni destekliyormuş gibiydi ki, hiç kuşkusuz, boynumdaki vazifeyi eksiksiz yerine getireceğimden emindim. Aklıma gelen bu düşünceden coşarak bütün alemi başım üzerine kaldırırcasına  bağırasım geldi, ama her şeyin tersine dönerek berbat olmasından korktum…

Yaz ya, gün ortasına gelmeden hava oldukça ısınmıştı. Sususzluk o kadar etkiliyordu ki, yolun öbür ucu gölün yüzü gibi yalap yalap parlıyor: “Yalgın” — diye ıstırapla yutkunuyorum. Sonra kendi kendime “O kadar ahmak olunur mu?” diye kızıyorum. Acaba, madem uzun yola çıkıyorsun, bir testide su almak hiç mi aklına gelmedi, be adam? — diye tekrar kendime kızıyorum: uzun yola gideceğini, havaların ne kadar ısınacağını bilmiyor muydun?..

O an içime bir huzursuzluk girmiş, etrafa yardım istiyormuş gibi bakarken arabanın gidiş ritmi de değişti: atların hızı farkedilecek kadar yavaşladı. Artık atları zorlamıyorum, yularlarını gevşetiyorum. Üzerlerinde bulutlardan şemsiyeleri olsa da, aşırı sıcaklıktan kıvranan zavallı hayvanların hallerine acıyorum. Bırakayım kendi hallerine, istedikleri gibi gitsinler bakalım, sonrası Allah Kerim, — diyorum kendi kendime. Ama yola devam ederken araba üstündeki yükün giderek ağırlaştığını, gıcırdayan araba tekerleklerinin gıttikçe yavaş döndüğünü hissediyorum. Yolun daha yarısını geçmediğimi düşünerek, “İşte, buyur!.. Durum böyle olursa…” – diye alnımda kalkan teri boynumdaki beyaz bezle siliyorum.

Menzil mi?! O-ho, daha çok yolumuz var, ufuklara dayanan sınırların ta altında olmalı varacağımız menzil. Ama yola çıkarken, “Sağa sola saptırmadan düz, dengeli hareket edersen, gün kararmadan menzile varırsın, bu yol seni oraya götürür” – demişlerdi. Ben de tam ona göre hareket ediyordum. Susadığımı hesaba katmazsam, daha umudumu kesmeyi hiç düşünmüyordum. Ancak susuzluk gittikçe derbesini vurmaya hazırlanmakta, geride kalan hörgüç hörgüç yaslanan sıcak kum tepecikleri sanki içime işliyor gibiydi.

O an uzaktan serdabeye[2] benzeyen bir yapı gözüme ilişti. İlk başta o kadar umutlanmadım, zira yalgından ağzım bir kere yanmıştı da. Ne kadar yaklaşmayayım, serdabe bir türlü gözden kaybolmuyordu. Tam tersine, gözümün önünde daha da netleşiyor, bütün mehabetiyle yükseliyordu, Yaklaşınca bu yapının yol kenarında yerleşen bir kervansaray olduğunu anladım. O kadar mutluydum ki, atları nasıl durdurduğum, nasıl arabadan indiğim ve göz açıp kapayıncaya kadar kanatları sonuna kadar açılmış kapı önüne nasıl geldiğimin farkında bile değildim. Ah! O an hayat bana tekrer verilmiş de, ben dünyaya yeniden Merhaba demiştim!..

Kapının önünde selvi boylu, gözleri ahunun gözlerini andıran güzel bir kız kiraz dudaklarında tebessümle beni karşıladı. Konuşmak için ağzımı bile açmadan biraz ileride duru su şırıldayarak akan çeşmeye işaret etti. Koşarak kendimi çeşeme tarafa attım. Çalınmasın diye kulağına bakır zincir takılarak çeşmeye tesbit edilmiş münakkaş bakır kaseyi doldurarak sanki biri gelip elimden çekip alacakmış gibi içmeye başladım. Dört beş kaseyle doymayacağımı sanmıştım, yanılmışım. Bir kasesi bile fazla geldi. Şaşırdım. Kuvvetli, geniş omuzlu delikanlı biri olsam da, temmuzun sıcak gününde, dik güneşin altında sabahın köründen yolda devam ederek ölesiye susamama rağmen boncuk gibi bir kase suyla susuzluğum giderilmişti. Evet, öyle oldu. Ama, önemlisi acılarım son bulmuş, gözlerim açılmış, parlıyordu. Vücudum rahat ederek kendimi yola devam etmeye hazır gibi hissetmeye başlamıştım. Sonra elimi yüzümü yıkadım. Tamam, bu kadarı yeter.

Artık acil yola çıkmam lazım! Geç kalmamalı, hiç bir yerde durak da yapmamalı, menzile doğru durmadan hareket etmeliyim! Çünkü aldığım görev gerçekten çok ciddi, özellikle de onu kendi isteğimle kabul etmiştim. Artık geri dönüş yoktu. Zaten, kabul etmeseydim, yola da çıkmamış olacaktım. Fırsatı kaçırmadan cebimi arayarak akçeyi buldum. Ancak kızcağız çok mütavaze biriydi. Akçeye dokunmadı bile. Parmağıyla işaret ederek beni içeri yolladı. Galiba, veznenin içeride olduğuna işaret etmiş olabilir. Ben de kayıtsız bir şekilde içeriye doğru yürüdüm. Şaskındım. “Nereye geldim! Nasıl bir yer burası? Uçsuz bucaksız çölün ortasında böyle bir cennetin olduğunu anlatsam kimse sözüme inanmaz. Kalabalığa bak! Sanki iğne atsan yere düşmüyor. Dört tarafı mühteşem yapılarla çevrili bahçe dizilmiş kırlangıç sürüleri gibi oturup yeme içme, eğlenceyle meşgul müşterilerle doluydu. Bunların yüzlerine bakarken gıpta bile ettim. Eğer önemli vazifem olmasaydı, ben de bu insanlara katılır, doyasıya eğlenirdim, diye gerçekten ağzımın suyu kaçtı. Evet, eğer önemli vazifem olamasaydı…”

Bir süre ne yapacağımı şaşırarak bakakaldım:  nereye, kime ödeyeceğim şu içtiğim bir kase suyun ücretini?..

O an gözüm aşağıda, genel manzaranın dışında kalan toplululuk, uzun kuyruk oluşturan insanlara ilişti. Fakat bu insanların yüzlerinde mutluluk belirtisi yoktu. Ortada tuhaf bir durum vardı. Çünkü bu insanların yüzlerindeki gerilim genel duruma, oradaki muhteşem ortama, yeme içme ile meşgul, eğlenen, coşan insanların yüksek moraline hiç de uygun değildi. Hiç bir şey düşünmeden vezne dedikleri deliğin orada olduğunu tahmin ederek o tarafa doğru yürüdüm. İşte o yeme içme ile meşgul insanların etrafında oturdukları sofraların yanından geçerken ağsım sulandı…

Sahiden, orası tam aradığım yerdi. Kuyruğa girmesine girdim de, içimi tedirginlik sardı: Acaba, bir kase suyun parasını ödemek için bu kadar insandan sonra sıram gelecek diye altın gibi değerli zamanımı kaybedecek miyim? Peki boynumdaki vazifem ne olacak?.. Önemli bir işle görevli değil miyim ben?.. Gözleri dört yana bakan, uyanık leğenberdarlara[3], dıştan bakıldığında memurlara benzeyen şık giyinmiş görevlilere umutla baktım, hatta iki üç kere bazılarının yanına gidip soru da sordum. Ama ne yazık ki, hiç biri derdimi dinlemek istemiyor, kayıtsız bir şekilde önünde onlarca insanın kuyruk oluşturduğu vezne tarafı gösteriyorlardı. İşte o zaman müşterilerin halinin neden tuhaf, morallerinin neden bozuk olduğunu anladım. Kafamı kurcalayan o belirsizlik sis gibi kalktı. Bir söz demeden kuyruğa girmeye çalıştım.

… eğer bir kase su uğruna bu kadar uzun zaman kuyrukta bekleyeceğimi, böylece değerli vaktimi  suya akıtacağımı, o sırada üzerimdeki vazifeyi düşünerek vicdan azabında kıvranacağımı önceden hissetseydim, buraya ayak basacak mıydım? Söylemesi kolay. Aslında sabır kasesi dolmuş, taşmak üzereydi. Sırada bekleyen kader arkadaşlarımla  derdimi paylaşmak istiyorum, ama kimse cevap vermek istemiyor. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Acaba, bunların hepsi dilsiz mi, yoksa? – diye kendi kendime soru soruyorum.

Yeni dikilmiş fidan gibi durmaktan bıktım. Ayaklarımı biraz rahatlatmak için dizüstü çöküyorum. Çok geçmeden dizlerim uyuşarak isteksizce ayağa kalkmaya çalışıyorum. Şimdi artık benim de biriyle konuşmaya ne isteğim, ne de gücüm kalıyor. İşte o zaman benim de kuyrukta bekleyen insanlardan biri, tam anlamıyla sıradan bir insana dönüştüğümü acıyla hissetmeye başlıyorum: hem dilsiz, hem sağır oluveriyorum… Bu şekilde bir bahçede oturan mutlu insanlara, bir de kuyrukta bekleyerek eziyet çeken insanlara bakıyorum: Aman, Allah’ım! – buraya girerken herkesin gözlerinde sevinç ve umut ışıkları parlıyor, çıkarken de mutsuz ve kederli… Sırada beklerken sahnelerde yaslanarak yeme içme eşliğinde eğlenenlere acı gözüyle bakıyorum. Keşke birazdan ne hale düşeceklerini önceden bilselerdi, diye üzgün üzgün onlara bakıyorum.

Aradan dakikalar geçti. Etrafı seyretmekten yoruldum. Dizüstü oturduğum halde gözlerimi yumdum. Saniyeler geçmeden vücudumu susuzluk duygusu tekrar sarmaya başladı —  hemen gözlerimi açtım! Ya Rabbi, bu ne demek oluyor?! Susuzluğu gidermek için içtiğim bir kase suyun bedelini ödemek için saatlerce sırada beklerken, susanır mı?!.. O an görseler halime maymunlar bile gülerdi. Ama ne olursa olsun, sırayı terkedip tekrar o çeşmeye giderek su içmeye cesaret edemezdim: o kadar güç sarfettiğim sıram elimden giderdi. Çünkü sırada bekleyen insanların oluşturduğu ızdıhamın ne başlangıcı vardı, ne de sonu!.. Böyle bir yerde bile insanın kendi yerine sahip olmasının gerekli oluduğu beni delirtiyordu… Madem öyle, kuyruktan sıyrılıp çıkmaya cesaret etmek akıl işı sayılabilir mi? Bu yüzden de dişimi sıkarak beklemeye devam ettim…

Çok yavaş ilerleyen kuyrukta beklerken kendimi kah iyi, kah kötü  hissediyordum. Bazen aklımı toplayarak önümdeki saf yoldaşımı iterek ilerlemesini işaret ediyorsam, bazen aşırı sıcak ve susuzluktan, yorgunluk ve hava yetersizliğinden neler çektiğime bir türlü anlam veremeden sayıklamış gibi dururken ardımdaki zavallı adam beni ileri hareket etmem için itip duruyordu. Bu şekilde ne kadar zaman geçti, farkında değildim. İşte o zaman biri arkamdan güçle itti, kendime gelip baktım ki, sıram gelmiş, gişe deliğinin tam önünde duruyorum. “Ah!” – dedim birden. Kibarca cebimden parayı çıkarıp vezneciye uzattım ve hemen oradan uzaklaştım…

Yürürken vücudumda rahatsızlık, yorgunluk hissettim. Attığım adımlar da buraya ilk  girdiğimdeki gibi değildi. Üzerimde ağır bir yük var gibi, etrafta olup bitenlere de kayıtsızdım… Ama niye? Acaba, o kadar uzun zaman mı geçti buraya gireli: yoksa o kadar yoruldum, bittim mi?..

Hayır, her şey geride kaldı, kurtuldum o azaptan! Sapasağlam dışarı çıktığımdan o kadar mutluydum ki, sevinçten göklere uçmak istiyordum. İşte o zaman belirsiz gayrişuuri duygumla hissettim ki, benim vücudum buna kadir değil! Hayretle, elim, ayağıma baktım: Allahım! Bu ne demek oluyor? Nasıl bir büyüye uğradım ben? Girdiğimde gençliğin engelsiz kudretiyle dolu vücudum oradan daha çıkmadan, oldukça gerilmiş, etim kemiklerime yapışmış, kemiklerim de cildimin altından kabarmış, kırılacak kadar gevrek ve güçsüzdü. Ağzım bir karış açık, etraftan yardım istiyorcasına şaşkın şaşkın baktım ve gözlerim tekrar o kapıcı kıza düştü. Onu görür görmez şaşkınlığım bin kere arttı: kız ben oraya girerken nasıl hareketli, genç, güzel idiyse, şimdi de öyleydi. Kiraz dudaklarındaki yarı tebessüm ve nezaketle susayan yolcuları hiç aralıksız içeriye davet etmekte, gelenlerin de sonu görünmüyordu. Bana öyle geliyordu ki, buralardan geçen hiç bir araç bu kervansaraya uğramadan geçmiyor, tam tersine, hepsi bu mekânın yanında durak yapar, araçlarından fırlayan arabacılar ölümü göze almaya bile hazır şekilde o genç kızın gösterdiği çeşmeden bir bardak su içmek için can atıyorlardı sanki…

Başım dönerek, sallanıp sürünerek yüzümle yere düştüm. Gözüm, ağzım toprakla doldu. Neden, bilmiyorum, ama toprak ılıktı. Dudaklarım çatlamış galiba, acımaya başladı. Yerimden kalkmadan sürünmeye başladım. O an parmaklarıma bir sopa iliştiğini hissettim. Sopaya sımsıkı sarılarak ayağa kalkmaya, eğik gövdemi düzeltmeye çalıştım. Yüz gözümü silerek göz kapaklarımı açtım: karşımda bir araba duruyordu. Artık her şey anlaşılıyor gibiydi. Evet, hatırlamaya başladım. Kendimi sorgulamaya başladım: Acaba, ne yapıyorum, önemli bir vazifeyle görevlendirilmedim mi ben? Buralardan bu görev icabı geçmiyor muydum? İşte o zaman aklımı toparlamış gibiydim. Akşam indiğini farkederek taşa döndüm.  Kendimi sorgulamaya devam ettim: Her şey bitti mi şimdi?! Boynumdaki kutsal görevi yerine getiremedim mi, acaba? Şimdi ne olacak – diye bağırmak istedim… Ama sesim çıkmadı. Sanki bu aykırı dışarı çıkmadan beynimde patlak vermişti sanki! Bunu kesin hissettim…

Sopaya dayanarak yavaş adımlarla arabaya yaklaştım ve hasretle yaslandığımda omzum, yan tarafım sırıl sıklam olduğunu farkettim. Biraz geriye çekilip gözlerimi zorla açıp arabayı gözden geçirdim: arabadan yere su sızmakta, toprak üzerinde nem oluşturmaktaydı. Çok şaşırdım, bütün gücümü toplayarak, araba üstüne örtülmüş bezi titrek, halsiz ellerimle tırmalayarak açtım… Eyvah, bu saate kadar başıma gelen olaylar bir yana, bu hadise bir yanaydı. Gözlerime inanamıyordum: arabada su dolu testiler dizilmiş, bir tanesi de düşerek kırılmış, suyu aşağıya —  asırlardır susuz kalan kumsal üzerine damlıyordu…

2011

[1] Tedirginlik, kavga anlamında

[2] Üstü gümbez şeklinde tuğlayla kapatılmış, altı havuz olan yapı, serdap

[3] Tepsilerde (leğen) yemek, çay taşıyan (garson) anlamında

Türkçeye çeviren Hayrullah Hamidov

Мувозанат
Исён ва итоат
Сабо ва Самандар