Қидириш

Кутубхона

Facebook

Heykeller adasi (öykü)

İlk Sefer

Pasifik okyanusu yavaş dalgalanıyor. Sonsuz mesafeler derinliklerine bir sır saklıyormuş gibi uzanmış: aynı zamanda hem yanına çağırıyor, hem kendinden uzaklaştırıyordu. Şimdi ise kayıktan kalkıp baktığınız zaman okyanusun kalın beyazımsı sisle kaplı olması nedeniyle sadece burnunuzun dibini görebilirsiniz: iki adım ileride ne var, keşke görebilseniz!..

Tekne balıklarla dolu olsa da, balıkçılar ağlarını tekrar suya bırakmış halde donakalmışlardı. Düştükleri halleriyle ellerinden beklemekten başka bir şey gelmiyordu. Tek yapabilecekleri şey beklemekse, başka ne yapacaklar ki? Tabii ki bekleyecekler. “Ama, Kimi, Neyi bekleyecekler?” – diye mi soruyorsunuz? Güneşi!.. tabii. Çünkü o Güneş dediğinizin kalın sis perdesini sökerek balıkçılara yol göstermesi gerekiyor. Yoksa yollarını kaybederek, adanın düşman işgali altında olan tarafından girerlerse, hallerine hele ki maymunlar, teknede çırpınarak can atan şu balıklar bile kuyruklarını oynatarak gülecekleri kesin. Aslında, gülmek, hatta daha fazlası – bunların hakkı. Çünkü canları yanmasından o kadar acı çekiyorlar ki… Bu zavallı canlılara acı çektiren teknedeki insanlardan başka birisi değil. Maymunlar mı?.. …Oh-hoo, onlar çok uzakta – ta adanın göbeğinde: kayıkta olup bitenlerden onlar daha habersizler. Ayrıca, durup dururken neden gülsünler ki?..

Pasifik adı üstüne sakin okyanustur. Ancak onun sakinliği, genelde aldatıcı oluyor. Koynunda kendine özgü tehlikeleri gizli saklıdır. Yoksa balıkçı milleti hep kıyıda avlar mı balığını, dalar gider okyanusun ortasına doğru. Ama gidemez, çünkü her balıkçının yüreğinde okyanusun üstündeki kalın sis gibi belirsiz canavar var. Bu söz ettiğimiz korku denen canavar balık tutmak için suya indirilmiş, teknenin dört yanını işgal etmiş ağa benzer. Bu öyle bir korku ki, bir anlamda, yolunu kaybederek farkında bile olmadan okyanusun uçsuz dipsiz genişliklerinin ortasında kendini bulma tehlikesi, bir başka anlamda da, yukarıda belirtildiği gibi, düşmanın eline esir düşme tehlikesi. Şimdi nerede aradıkları o kücücük ADA? Bunu bir tek Yaradan bilir. Ama şimdi lanet olası sis kalkmadan bir adım ilerlemenin ne lüzumu var, ne de imkanı! Diğer bir deyişle: herkes ipsiz bağlı durumda.

Balıkçılar sıradan muhabbetlerine de son vermişler, kimsenin yanındakiyle konuşma isteği yoktu. Hiç birinin morali yerinde değildi. Çünkü sis kalkmazsa, ne hale düşeceklerini iyi biliyorlardı. Dışarıdan bakıldığında ne kadar sakin, uyuyormuş gibi görünseler de, içlerinde şiddetli bir korku vardı. Her birinin beynini olacak bir şeyden endişelenme, belirsiz tehlike duygusu kurcaladığı gerçekti.

İşte o an, kimsenin aklının ucundan bile geçirmediği bir şey oldu: kalın sis perdesinin içinden, balıkçıların tam burunlarının dibinde devâsâ bir karartı mehabetle peyda olmaz mı? Birazdan o karartı daha netleşiyor: herkes bu karartının büyük bir tekne olduğunu farkediyor. Balıkçı teknesindekiler kendilerine gelip tedbir almaya çalışırken, iki tekne burun buruna çarpışmaz mı?.. Güçlü sallantıdan teknenin bir kenarında oturan genç delikanlı “cup” diye suya düşüveriyor. Öbür üç balıkçı da güçlükle dengelerini kaybetmemeye çalışarak, teknede kalmayı başarıyor. Teknede telaş başlıyor. Çünkü teknelerine çarpan yabancı teknenin düşmana ait olduğu artık gün gibi açıktı. Ama ne kadar anlaşılsa anlaşılsın, ortada hiç bir şey olmadı. Kimse başkasına el kaldırmadı, kılıç sallamadı, ya da kimsenin kimseye silah dayadığı olmadı. Diğer bir değişle, kimsenin burnu bile kanamadan tehlike atlatılmış oldu. Düşman taraf çoğunluk oluşturuyorsa da, “ev sahipleri”ne kibarca davrandı. Hatta balıkçılar suya düşmüş genç arkadaşlarını kurtarırken bile müdahale etmek orada dursun, kendileri bile yardım etmeye hazır bir tavır sergilediler. İşte ondan sonra birbirine düşman sayılan iki taraf merakla karşısındakileri izlemeye başladı. Hayret, düşman teknesinde iki tane kız da vardı. Kızlardan birinin üzerindeki elbise ve başına kondurduğu kendine çok da yakışmış başlığındaki kibar tokadan her şey anlaşılıyordu: Büyük bir ihtimalle, o kabile reisinin kızıydı. Ama gerçekten çok güzeldi!..

Durum farklı olsaydı, dört balıkçı ölümü göze almak pahasına bile olsa böyle bir değerli şikârı elde etmek şansından vazgeçmezdi. Fakat o an için böyle bir şey imkânsızdı. Herkes suskun, hareketsizdi. Galiba, o an düşmanın sayısı kimsenın umurunda değildi. Herkesin aklını işgâl eden başka bir şey vardı. Karşıdaki düşmandan bin kere, milyon kere daha tehlikeli olan düşman… Adı da – okyanus, koyu sis perdesinin ardına saklanmış uçsuz bucaksız, ayrı gizli bir dünya… Okyanusun karşısında, Onun gizli kudreti önünde teknedekilerin birbirlerine olan düşmanlıkları hiç bir şey değildi. Bu da kimsenin aklının ucundan bile geçirmediği bir gerçekti. Fakat buna bir anlam adını verirsek, o herkesin içinde, daha doğrusu herkesin kalbinin derinliklerinde baş kaldırarak, kendini belli etmiş ve balıkçılar işte bu anlam ağına esir olmuş durumdaydı. Fakat bu dört kişiden en genç ve yakışıklı olan birinin gözleri farklı anlamla parlamakta, kıza bakarak (belki o da bir esir durumunda), daha doğrusu, kızın güzelliğine esir düşmüş durumda etrafı, kalın sisle kaplı okyanusun esiri olan yüce dünyayı unutmuş gibi perişan halde duruyordu.

Aradan belli bir zaman geçmiş olmasına rağmen iki kayığın da kürekleri çekilmedi. Fazla yaklaşarak balıkçılar teknesine yavaşça çarpan kayık sakin hareketiyle ağır ağır sürünerek oradan, yani delikanlının bulunduğu tekneden uzaklaştı. Teknenin altındaki sessiz sedasız, kış uykusundaki ayı gibi yatan okyanus uzaklaşmakta olan kayığın hareketini destekliyordu sanki. Kayıklar birbirinden ne kadar uzaklaşsa uzaklaşsın, delikanlıyla kız birbirlerinden gözlerini alamıyorlardı. Biliyor musunuz, kısa bir süre içerisinde onlar bakışlarıyla dünyanın tüm dillerinde konuşmuş olabilirler, dersem hiç yalan olmaz. Ama diğer yandan, sizin hiç inanmadığınız her şeyin gerçek olduğuna ben inanıyorum. İşte bu gayritabii inancıma dayanarak şunu belirtmek istiyorum ki, delikanlıyla kız bir yıldırım ömrü kadar kısa fırsat içinde birbirlerine sırılsıklam âşık olmuşlardı. Sonra… Daha sonra da bunun bir hayal olduğunu acıyla akıllarından geçirmişlerdi. Zira, eğer bu dünya tamamen tersine dönmezse, bu iki gencin, sıradan iki genç değil, iki büyük kabile reisinin oğlu ve kızının gün gelir de beraber olacaklarını farzetmek için insanın biraz geri zekalı olması gerekir! (Estağfurullah! Yine de Allah bilir, diyelim de …) Zira onlar bir birine düşman olan iki aşiretin evlâtlarıydı. Kabilelerin arasındaki kin ve düşmanlık ise bin yıllardan beri süregelmekte, sonu da bir türlü görünmüyordu. Herkes umutsuzluğa kapılmış, yarınlardan olumlu bir şeyler bekleyen kimse yoktu o cıvarlarda…

Burada biz sizinle bu tür düşüncelerle kafalarımızı meşgul ederken, öbür tarafta düşman gemisi balıkçılardan uzaklaşarak kayıplara karışmış, sanki hiç olmamış gibi yok olup gitmişti.

İşte ondan sonra üç arkadaş kendilerini biraz rahat hissetmeye başladılar. Fakat sudan yeni çıkarılmış, şakaklarından okyanusun tuzlu suları damlamakta olan delikanlı okyanus üstündeki sis gibi önü arkası görünmeyen düşüncelerini sis duvarına asmıştı sanki…

Esaretin üçüncü günü okyanus üstündeki beyazımsı sis perdesi sökülerek, güneşin zerrin, ama zayıf ışıkları teknede bulunan üç koca adamın ekşi yüzünü zayıf aydınlatıp geçti. O an balıkçılar hemen harekete geçtiler. Bir söz söylemeden kürekleri ellerine alıp, aydınlanmaya başlayan güne bakarak yönü belirlediler. Çok geçmeden menzile doğru kürek çekmeye başladılar. Tekneleri ileriye doğru yol alırken balıkçılar şüpheyle dört yana bakıyor, sanki bu tavırlarıyla dün aniden karşılarından çıkan düşman kayığına tekrar rastlayacaklarından kaygı duyuyorlardı sanki…

Bir tek genç balıkçının yüzüne sonsuz minnettarlık duygusu yansımış, yapmakta olduğu ilk gezi, yani bir ucu gökyüzüyle birleşmiş okyanus gezidinden ne kadar mutlu olduğu gözlerinden okunuyordu…

 

İkinci Sefer

1.

Nihayet balıkçı teknesi Adaya ulaştı.

Ada o kadar büyük değil, biraz abartılı söylenecekse, iyi koşabilen uzun boylu biri olsa da bütün gücünü toplayarak adanın bir ucundan koşmaya başlarsa, hiç yorulmadan bir kaç dakikada adanın öbür ucuna varabilir. Tabii ki, orada tek bir sorun var. O da dağ sorunu. İşte bu noktada bizim o beceriksiz koşucu arkadaşımız biraz ter dökmek zorunda kalabilecektir. Tamam, neyse, beni anlamışsınızdır. Ne yapacaksınız, olsa olsa avuç kadar bir adacık, işte…   Nüfus sayısı da ona göre: parmakla sayabilirsiniz. Fakat işte bu parmakla sayılı insan da isterse hiç zorlanmadan rahatça bir birine düşman kesilebilirmiş: o an birbirine karşı baş kaldırmış iki düşman grup haline gelmiş, biri ateş, öbürü de suydu sanki. Eğer böyle bir düşmanlık olmazsa, sıkılmaktan ölecekleri kesindi sanki. Yiyecekleri Adadaki orman canavarlarıyla uçsuz bucaksız okyanustaki balıklar. Tamam, bu kadar…

Yaşlıların söylediklerine göre, bu insanlar, daha doğrusu bu insanların ecdatları yüz yıllar önce belirsiz bir yerden Adaya göç etmişler. Aradan yüzyıllar geçmiş olsa da, düşman kabileleri dedeleri ve ninelerinin birbirleriyle yakın akraba olduklarını iyi biliyorlar, ama ne yazık ki, birlik olmak orada dursun, birbirlerini aynı dede ve ninenin torunları olarak da görmüyorlardı. Hatta kabilenin şair ve ozanları bunu türkülerine konu etmişler, söylerken de gözlerinde yaşlar doluyordu. Fakat söyledikleri türküleri dinleyen yok ki, dediklerini yapan olsun!.. Ozanların söylediklerinden anlaşılanı, bir zamanlar bu Adaya ilk gelen ecdatlarının sayısı o kadar çok değilmiş. Varsa yoksa iki kişiymiş: bir delikanlıyla bir kız. Adanın bugünkü nüfusu onların torunlarıydı. Fakat kimse nereden, ne amaçla ve neden sadece iki kişi olarak geldiğini bilmiyordu ki!..

2.

Acaba, şu beş günlük dünyada bir otağda bir saniye beraber oturamaz düşmanlara dönüşmüş taraflar bir zamanlar etle tırnak olmuş, zamanla nüfus sayısının çoğalmasıyla aralarından sevgi, saygı, bağlılık gibi en önemli şeyler kalkmıştı. O güne kadar sığdıkları yere sığmadan birbirlerine düşman kesilmişler. Sonuçta aşiretlerin önderleri büyük bir kabileyi ikiye ayırmışlar. Daha sonra adadakilerin hareket ve davranışlarından kılık kıyafetleri, konuşmaları ve yaşam tarzlarına kadar her şey değişmiş. Adada yaşayanlar gruplara ayrılarak, birbirlerinden farklı olduklarını gerekli gereksiz yere konuşur olmuşlar. Aradan geçen yüzyıllar bu zavallı insanları sahiden birbirine yabancı yapmış, hatta beden renkleri, ırkları da iyice farklılaşmış. İki kabilenin elçileri bile yeri geldiğinde birbirleriyle tercüman aracılığıyla anlaşacak duruma düşmüş. Ama Ada halkının yaşamını derinden değiştiren, tabir caizse, insanların kaderlerini bile değiştirebilen büyük belalar dışarıdan geldi. Kabileler arasındaki kin ve düşmanlıklar o kadar büyük noktasına ulaştı ki, her kabile kendi gücü, rakibinden her bakımden üstün olduğunu her gün sergileme yollarını aramaya başladı. Bunun için her gün birbirleriyle saç saça baş başa dövüşmeye gerek olmadığını da iyi biliyorlardı. Evet, avuç gibi toprak üzerinde tanrının verdiği her gün yüzlerce insan savaşamaz ki?! Ama iyi düşünülürse, gerçekten rakip oluşturmak için savaşmaya pek gerek kalmıyormuş. Bunun farklı yöntemleri varmış. Bunlardan biri de kendi kudretini gözler önüne sererek, düşmanının gönlünde haset uyandırma yöntemi. Bundan daha güzel  duygu olabilir mi?!..

3.

Böylece taşlardan heykeller yontarak bu heykelleri okyanus sularının dalgalandığı sahile yerleştirmeye başlayan kız tarafı oldu. Erkek tarafı da avdan dönerken heykeli farketti ve gördüklerini kabile reisine teferruatlı şekilde, hiç bir ayrıntısını bırakmadan anlattı. Aradan fazla zaman geçmedi. Erkek tarafı da kendi toprakları üzerine rakiplerinden daha yüksek heykel yerleştirdi. Bir kaç gün sonra kız tarafı sahile üçüncü heykeli dikti. Bu heykel öncekisinden daha yüksek, daha görkemliydi… Şimdi lafı fazla uzatmak istemiyorum. Her şeyi anladınız artık. Böylece Adada büyük bir heykel yarışması başlayıverdi.

Her kabile kendi büyüğüne atfen heykel yapıyordu. Heykelin her biri en alâ, en değerli taştan yapılıyordu. Fakat, bu kahrolası heykeli dikmek için çok miktarda ağaca ihtiyaç vardı. Çünkü taş ayrı, heykelin dikildiği mekan ayrı yerde bulunduğu için devâsâ heykelin taşınması için sadece ağaç kullanılmak zorundaydı. Dolayısıyla, her iki tarafta ormanlar şiddetle kesilmeye başladı.

Yıllar boyunca onlarca heykel yapıltı. Her aşiretin kendi bulvarı olup, oraya dikilen heykellerin hepsi sahile bakıyordu. Balık avlamak için okyanusa çıktıklarında kabileler bir birlerinin heykellerine bakar, düşünür, gördükleri heykeli kendi yaptıkları heykelle karşılaşırır, eve dönünce de gördüklerinden daha yüksek, daha görkemlisini yapmaya koyuluyorlardı. Evet, öyle… Ada halkı her şeyi unutmuş, taştan heykel yapma düşkünlüğüne kapılmıştı. Heykеl yapmak bunlar için tereyağından kıl çekmek gibi bir iş olmuştu artık. Adanın yarısı ormanlık, diğer yarısı da devâsâ taşlardan ibaret yassı dağdı. Daha doğrusu dağ adanın tam göbeğinde, dört tarafı da kalın ormanla kaplıydı. Böyle kolaylık ada insanlarına heykel yapmaları için büyük olanaklar sunmakta, insanlar da bundan verimli şekilde faydalanmakta, başlarını taş yontmaktan kaldırmıyorlardı.

Heykeller en büyük, en düzgün taşlardan yapılıyor, hazır olunca ormandan ağaç kesilir, bu ağaçlardan özel olarak hazırlanmış olan taşıma araçlarıyla önceden belirlenmiş yere sürüklenerek getiriliyor, ayağa kaldırılıyor, sonra da hesapsız miktarda odun yakılarak yeni dikilen heykelin açılış töreni düzenleniyordu. Özellikle de bundan düşman tarafın haberdar olmasına özen gösterirken, kendileri de yaptıklarından büyük haz duyuyorlardı. Buna bir yanıt olarak biraz sonra rakip taraf da aynı işi tekrar eder, daha da yüksek, daha da muhteşem yeni heykel dikerek, yüzlerce ağaçların dallarını kesip, düşmanları kışkırtır, haftalarca ateş yakarak heykelin etrafında danseder, eğlenirlerdi. Bir bakıyorsunuz, Ada ahalisi sadece bu işle meşgul, başka bir şey yapmıyormuş gibiydi. İnsanların ağzında tek bir kelime tekrar ediliyordu: Heykel, Heykel, Heykel… Savaşlar giderek güçleniyor, Adadaki yüzlerce insanın çatışmalarda ölmesine rağmen aşiretler arasındaki kin ve düşmanlıklar durmak bilmiyordu. Durum öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, yeni doğmuş bebeklere heykellerin ismi, heykellere de savaşlarda şehit düşen kahramanların isimleri veriliyordu. Böylece her şey bir arada, tek bir Ada üzerinde, orayı tamamen işgal etmiş heykellerin  etrafında dönüp duruyordu: hayat da, hayaller de, sevinç de, üzüntü de…

4.

Ormanlık giderek azaldı. Düşman kabileler kendi ormanlarını bırakıp düşman saydıkları kabilelerin ağaçlarını kesmeye başladılar. Sonuçta düşmanlıkları on misli daha artarak bir birlerine saldırmaya geçtiler. Sonsuz çatışmanlar sonucunda aralarında örülmüş duvarlar, çevre, kısacası, tüm ada yok olmaya mahküm olmuş, sonsuz katliamlardan sonra bir müddet soluk almak için dinleniliyordu. Bu arada da yerle bir edilmiş duvarlar yeniden yapılır, ölüler defnedilir, meydanlar şap tırak temizleniyordu. Ormanlık yerler azaldıkça oradaki hayvanlar, kuşlar, bitkilerin de sayısı azalmaktaydı. Hayvanlar teker teker kesilmekte ya da hastalanarak ölmekte, kuşlar da bu uğursuz adayı terkedip başka ülkelere göç ederek canlarını kurtarmaktaydı. Ya insanlar?.. Karınları, gözleri aç, çevreden yiyecek bir şeyler bulmaktan bile umutlarını kesmiş, gözlerini suya dikerek uçsuz bucaksız okyanusun insanlığa armağan edebileceği nimete umut gözleriyle bakarak günlerini saymaya mahküm olmuşlardı. Böyle karmakarışıklık ve kıtlık döneminde önceleri sayılarına kimsenin dikkat bile etmediği, kendileri de “çekingen”likleriyle insanların dikkatini kendi üzerlerine çevirmelerine müsaade etmemiş fareler, bir anda her tarafı kuşatmaya başlar ki, bu beklenmedik saldırıdan herkes ne yapacağını şasırır. Bu iğrenç canavarlar sahilde, karada, bodrumlarda, hatta insanların yaşadıkları otağlarda elini kolunu sallayarak dolaşmaya, istediğini göz kırpmadan yapmaya başlar. İnsanlar da, aç değiller mi, fareleri yakalayıp şişe çekerek, ateşte pişirerek yemekten kendilerini tutamazlar. Bunca bela yetmiyormuş gibi Ada insanlarının  kaderlerinde bir de  ölet adlı afeti yaşamak da varmış. Savaşlarda mücizeyle canlarını kurtarmış insanların nesli öletten tükenmeye başlar. Adada taş yontabilen, hazır heykeli sürükleyerek belirtilen yere götürüp yerleştirebilen yiğit hemen hemen kalmaz. Ama ne yazık ki, orada burada kalmış bu zavallı, hasta insanlar gece gündüz tek yapabildikleri iş, hep taş yontmakla meşgul, hiç birinin aklında heykel yapmaktan başka düşünce ya da dert yoktu sanki.

Durum daha da ağırlaşmış, adadaki sosyal gerilim öyle bir noktasına gelmişti ki, kabiledeki insan kılığındaki canavarlar hatta birbirlerini yakalayıp yemeye başlar. Ama ne yazık ki, daha kendi ayağıyla yürüyebilen herkes her gün heykel yapma derdiyle yatar, aynı dertle kalkar olur. Sabahın köründen adanın tam göbeğinde bulunan dağa çıkar, akşama kadar devâsâ taşlara sarılarak özveriyle çalışırlar. İşte orada kocaman taşların üstünde  yorgun düşer, bayılır, hatta onlarcası can verir. Ama kimse onlara özel olarak dikkât etmez, ölüleri aşağıya doğru sürükleyerek toplu mezarlara atarak üzerlerine ince tabaka toprak çeker, sonra tekrar dağa tırmanıyorlardı. Zaman durmadan geçiyor, gün gelip eline kılıç, mızrak tutarak savaşa girebilecek bir tek adam kalmamıştı. Ne kadar insan kaldıysa, her birinin elinde birer taş yontma aleti durmadan taş yontuyordu.

5.

Güneş doğdu, güneş battı… Aradan bir yıl daha geçti. Bu yıl yassı dağ üstünde sürünenlerin de sonu gelmiş gibiydi. Adada oyalananların sayısı bir kaç yüz kişiyi aşmıyordu. Ada halkının hali gerçekten çok üzücüydü: gökten de, karadan da afet üstüne afet, zillet üstüne zillet yağıyordu. Her şey bitme noktasına gelmişti. Evet, aralarındaki duvarı bile yeniden örmeye ne güçleri vardı, ne de tahammülleri. Bitmiş tükenmişlerdi. Savaşacak beyinsiz zorbanın bile kalmadığından birbirlerine düşman olan aşiretler rahatça sınırları geçebiliyorlardı artık. Böyle bir vaziyette kabilelerin büyükleri “Görüşme zamanı geldi”- diye, birbirlerini, daha doğrusu, erkek tarafı kız tarafı ziyaret etmeye karar verdi.

Her taraf sanki bin yıl savaş yaşanmış muharebe meydanını andırıyordu. Adada yaralı ve hastaların inlemesi ve baykuşların soğuk sesinden başka ses yoktu. Aslında iki tarafta da duruma kayıtsız kalmak isteyen yüfka yürekli insan kalmamıştı. Herkes olanlardan bıkmış, usanmış, insanların yürekleri işte o heykellerin ana malzemesi olan taşlar gibi sertleşmiş, donmuştu. Fakat bu kadar zamandan beri iki birbirine düşman olan tarafın ilk kez yılkılmış duvardan geçerek birbirlerinin topraklarına ayak basması şaşırtıcıydı.

Kız tarafına ziyarete gelen taraf yanlarında kalın kapaklı büyük bir kitap getirmişti. İnsanın içeri girerek rahat oturabileceği doğru düzgün bir otağ bile kalmadığından kabile büyükleri dışarıda açık havada bir daire oluşturarak, bir kaç dakika için bile olsa kesilmiş ağaçların kütüklerine oturmak zorunda kaldılar. Herkesin gözünde ağır musibet vardı. Nefes almaları bile zorlaşmıştı.

Kabilelerin ihtiyarları kısa bir süre istişare ettiler. Aslında, tartışacak, istişare edecek bir şey yoktu ortada. Adada yiyecek madde, giyecek üst baş, insanın vücudunu harekete getirecek medarı maişet, ruhlarda yaşayan direncin tükendiği gibi… Her şey son noktasına gelmişti.

Delikanlının babası kitabı açarak oradan bir cümle okudu. Buna yanıt vermek isteyen kızın babası da eliyle işaret edince bir kitap ona da getirildi. O da kitabı açarak sadece tek bir cümle okudu. Her iki taraf da kafa sallayarak “Olur!”  işaretini verdi.

Bu noktada istişare toplantısı sona ermiş oldu.

 

Uçüncü Sefer

Üç gün sonra iki kabilenin hayatta kalan ahalisinin tamamı sahilde toplandı. Sonra bütün bir adada işe yarar halde kalmış tek kayığa her kabileden birer tane temsilci bindirildi. Galiba, bu iş anlaşmalı olarak yapılıyordu. Olacak bir şey değildi. İki kabileden seçilmiş olanlar işte o iki  genç: delikanlı ve kızdı!

Ne delikanlı, ne de kız dünyaya geldi geleli savaştan başka bir şey görmüş değillerdi. Fakat, anlıyor musunuz, çaresizlik artık iki birbirine düşman olan kabile reislerini barışmaya mecbur etmişti. Bu yaşlı başkanlardan biri adada kalmış işte o tek işe yarar kayığa oğlunu, diğeri de kızını bindirerek kadere emanet etmekten başka çare bulamamışlardı. Hatta bulup evlâtlarının eline bir parça ekmek tutamadılar, ne yazık! Gençlere tek verebildikleri şey bir kaç testide içecek su, ateş yakmaları için iki tane çakmak taşı, balık tutabilmeleri için olta ve bir eski ağ oldu. O kadar!.. Gençler akraba ve yakınlarıyla iztırapla vedalaşarak kayığa binerken yürekleri endişeyle dolu, içlerinde belirsiz telaş vardı. Belki de bu endişe ve telaşın yanında uzaktan görünen bir umut kıvılcımı da var gibiydi…

Delikanlıyla kız Adadan uzaklaşırken gayriihtiyari halde arkalarına dönüp baktıklarında gözlerine inanamadılar. Oturdukları yerde donup kaldılar. Çünkü onları yolcu eden kalabalık, akraba ve yakın insanları değil, sahilde saf tutmuş heykellerdi… Ve hepsinin yüzünde açık öfke, hınç ve acı ifadesi vardı… Heykeller istihzalı yüzleri düşmanlarla alay etmek amacıyla böyle yapılmış, yüzlerdeki o alaylı eda mahsus yontulmuştu. İşte o zaman, yani Adadan ayrılınca delikanlıyla kız bir şeyi anladılar. Adadan uzaklaşınça anladılar o gerçeği. O saate kadar anlamadıkları, hiç kimsenin, hatta kabilelerin en itibarlı insanları, aşiretlerin büyükleri, ozanların bile hiç bir zaman itiraf etmedikleri, belki de itiraf etmek istemedikleri hakikat gün gibi bu iki gencin göz önündeydi o an. O da heykeller, işte şu küstahça yüksekten bakan cansız taşlar onları yaşadıkları diyardan kovarak Adaya, yani gençelerin doğup büyüdükleri vatanlarına kendi iktidarlarını kurmuşlar, şimdi de onlarla alay ediyor, kahkaha atıyorlardı…

Delikanlıyla kız Adayı dolaşıp geçmek istediler: heykeller bu minik Adanın her yerini işgal etmiş, asker gibi saf tutmuştu. Sanki Ada artık onların Anavatanlarına dönüşmüş, bu saatten sonra oraya insanoğlu değil, kuş bile uçup giremez olmuştu. Binaenaleyh, delikanlıyla kız artık bu Adadan ayrı düşmüşler, ebediyen oranın yabancısı olmuşlardı. Artık geriye dönüş de yoktu onlar için. Bir yabancı olarak dönmek isteseler bile Adanın dört tarafını tamamiyle çevirmiş heykellerin tuttuğu safların arasından geçip içeri girmeleri imkansızdı…

Artık delikanlı da, kız da her şeyi öğrenmişlerdi. Onların bu hale düşmelerine neden olan düşman bir başkası değil, kendileriydi. Heykeller işte orada, Adalıların içinde doğup büyümüş canavarlardan başka bir şey değildi. Bunların bizzat kendileri değil, anne babaları, belki de dedeleri gerçeği zamanında anlamış olsalardı, gençlerin kaderleri bambaşka şekilde değişebilir, bunların hepsini düzeltmek, aynı kabile, aynı aşiretten olan binlerce insan, Adadaki sayısız canlı: hayvan, kuş ve haşarelerin canlarının korunması büyük ihtimalle mümkün olurdu!.. Ama artık geç, çok geçti… Artık bu sırrı delikanlı ve kızdan başka kimse bilmiyordu. Bu sırdan haberdar olan tek bu iki gençti. Belki de Tanrının inayetiyle onların tekneleri öyle bir yeşillik adaya götürülür de, durum bambaşka şekilde gelişebilir… Tanrıdan umut kesilmez…

İyi niyet güzel bir şey, fakat, keşke böyle bir niyetle her şey halledilebilse!.. Mümkün değil!.. Koskoca iki kabileden kalmış iki, evet, sadece iki tane genç insan olmalarına rağmen kızla delikanlı birbirlerine düşman gibi davranarak çok zaman kaybettiler. Ama her şeye rağmen onlar ikisi tek kayıktaydı. Dolayısıyla, kadere de ikisi beraber bırakıldığını, geride afetle karşı karşıya kalan kabilelerinin tek umudu da kendileri olduğunu içten anlıyor, yürekten hissediyorlardı. Hissediyorlardı da, ne kız, ne de delikanlı bin yıldır devam eden düşmanlık duvarlarını yıkarak bir şey söylemeye, bir şey yapmaya cüret edemiyorlardı. Delikanlı suskun suskun kürek çeker, kız ise teknenin öbür ucunda suya dikilerek oturur, ikisi tek kayıkta belirsizliğin derinliklerine doğru dalıp gidiyorlardı.

Derken, delikanlı ilk adım attı. Elindeki yıpranmış bezle sarılı bir şeyi itinayla açtı ve kıza bakarak gururla: “İşte bizim kitap!” – dedi. İşte o zaman kız da hemen koynundan buna benzer bir kitap çıkardı. Bu iki kitaptan biri — gök yüzü renginde, diğeri de zemin rengindeydi. Kitapların şekli de birbirinden farklıydı. Fakat kitapları açıp baktıklarında, ikisinin de aynı olduğu anlaşıldı. Delikanlıyla kız tek sesle, hayret ve şaşkınlıkla birbirlerine bakarak “Eyvah!” — dediler. Onların birbirlerine bakışlarından “Bu gerçek mi, yoksa rüya mı?” diye sormak istedikleri belliydi. İkisinin de emin olduğu tek şey bin yıllardır saç saça baş başa dövüşerek yaşamış bir birine düşman iki kabilenin kitapları aslında aynı olabilirdi. Ama gençeler yine de gözlerine inanamıyorlardı. Yanyana oturarak, kürek çekmeyi de bırakıp kitabı ellerine alarak, sayfa sayfa incelediler, yazılanları satır satır mukayese ettiler. Dışarıdan bakıldığında farklı gibi gözüken bu iki kitabın içindekiler mahiyet açısından aynı, tek dilde, aynı mürekkeple tek hattat tarafından yazılmış, kısacası, bir kitabın iki nüshasıydi. Ama neden? Neden aynı şeyleri okuyanların gönülleri, davranışları farklıydı? Neden bunca zaman birbirleriyle anlaşamadılar?

Bu tür sorulardan aklı karışan delikanlı elinde tuttuğu kitabı birden kızgınlıkla suya atmak istedi. Kız da çevik bur hareketle  kitabı delikanlının elinden çekip alarak, sırtına saklamayı başardı.

Dur, acele etme! Belki onu biz, yani senle ben birlikte yeniden, anlayarak değerlendirebiliriz? Belki de kitabın hiç bir suçu yok, kabahat onu okumuş insanlarındır. Belki de bütün sorun bizde, yani ada insanlarının kitaba karşı ilgisizliğinden kaynaklanmıştır? – dedi heyecanla.

Bundan ne fayda? Atalarımız onları bin yıllardan beri okuyagelmişler. Hep yanlarında taşıyarak, bütün ömür göz bebekleri gibi korumuşlar. Ama sonuç ne? Ne kazanmışlar bundan? Acaba, biz miyiz, o lanet olası netice? Şu halimize bak!.. Hayır, atalarımızın işine yaramamış bu kitapların ne sana, ne de bana faydası olacak! Demek ki, bunlardan vazgeçmeliyiz! Anlıyor musun, hemen kurtulmalıyız bu lanet kitaplardan.

—          Diyelim, hepsinden vazgeçtik. Е-еее! Sonra, ne yapacağız? Hiç düşündün mü?

—           Sonra mı? Sonra kendi kitabımızı yazacağız. Duyuyor musun? Onu okuyan herkesin yazılanlara riayet ederek davranacağı bir kitap yazacağız!.

—           Zaten böyle bir kitap var elimizde, yapacağımız tek şey yazılanlara riayet etmek, o kadar, değil mi?

—           Hayır, onlardan bir an önce kurtulmalıyız! – diye kitaplara tekrar elini uzattı delikanlı.

Kız artık direnmek istemedi. Ama kitapları hemencecik alarak teknenin öbir köşesine doğru yönlendi ki, kızın bu tavrı delikanıya karşı sergilediği en doğru, en ciddi cevap niteliğindeydi. Delikanlı kıza bakarak, onun yaptığı her hareketi izlemeye başladı. “Yanıma gelir, bugüne kadar insanlara doğru yolu göstermeye yaramayan o kitapları elime tutar ya da kendi elleriyle suya atar” – diye bekledi. Ama öyle olmadı. Aradan bir süre zaman geçse de, kızdan ne bir ses çıktı, ne de bir seda… Kızın kitabı geri vereceği de, alıp suya atacağı da yoktu. Asla! Eğer delikanlının kendisi buna kalkışırsa bile, kız o an kitaplara sarılarak kendini suya atmaya bile hazırdı sanki.

Bütün gece iki genç insan: kızla delikanlı aynı şekilde oturarak sabahladılar. Nihayet, ufkun kara perdesi sökülerek Güneşin sarışın kakülleri yavaş yavaş etrafı kucağına alınca delikanlı yerinden ağır ağır kalktı ve kürekleri tutarak kayığı harekete getirdi…

Kim bilir, gün gelir de, onlar tanrının merhametiyle ecdatları gibi berrak içme suların aktığı Adaya çıkarlar, her şeyi yeniden başlarlar. İşte o zaman, balki de, kitabı kızın söylediği gibi yeniden okumaya, okurken de iyi anlayarak değerlendirmeye çalışırlar. Önemlisi, okuduklarına riayet ederler… Kısacası, orada hiç bir zaman savaşların olmayacağı, herkesin dayanışma, birlik ve beraberlik içerisinde yaşayabileceği cennet gibi bir ülke kurarlar…

Aklından buna benzer düşünceler geçtikçe bilekleri de olağanüstü güçle doluyor, şiddetle kürek çekmeye devam ediyordu delikanlı. Ondaki değişikliği hisseden kız da yavaşça yerinden kalkarak onun yanına gelip oturdu…

Seferin yedinci günü, yine bir sabahın erken saatlerinde kara bulut kaplı gök yüzü altın renk ışıklara gömüldüğü vakit çok uzaklarda delikanlı ve genç kızın beraber bulundukları teknenin yol aldığı tarafta pamuk gibi bulutların altında bembeyaz renkli bir çift kuş hayırlı bir şeyden müjde veriyormuş gibi cıvıltı yaparak öteуe beriye uçuşmaya başladı…

2012 

Türkçeye çeviren Hayrullah Hamidov

Ўқилди: 581

Мувозанат
Исён ва итоат
Сабо ва Самандар